2 Ekim 2017 Pazartesi




KÜLTÜR EMPERYALİZMİN İSTEDİKLERİ,TÜRKÇE NİN YERİNE ARAPLARIN DİLİNİ TÜRKİYE NİN ANA DİLİ HALİNE GETİRMEK
İSTEDİKLERİ OSMANLI DA OLDUĞU GİBİ OY DEPOSU HALİNE GETİRDİKLERİ HALKIN BİR KESİMİNİ NE YAPTIKLARINI NE SÖYLEDİKLERİNİ ANLAMASINLAR !!




TEOG, doğru dediler şimdi yanlış diyorlar…
Ders kitaplarından şikayet var yanlış yaptık , diyorlar…
Üniversite sınavları, yanlış yaptık diyorlar…
Eğitimde hata yaptık, diyorlar…
Türkçe yi ağızlarına almak istemiyorlar

75'inci yılını kutlayan “Dil Bayramı”, kuru bir mesajla geçiştiriyorlar. Tek etkinlik düzenlemediler. Niye?

Tarih: 12 Temmuz 1932.

Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kurdu. Amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” idi.

Atatürk entelektüeldi; Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları inceleyen bir devlet adamıydı. Dönemindeki dil uzmanlarını Türk dili üzerinde araştırma yapmaya yönlendirdi.

Neler yapmadı ki? Örneğin…

Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk yazılı metinlerin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlandı. Divânu Lügati't-Türk ve Kutadgu Bilig gibi yapıtlar üzerine onun sağlığında çalışılmaya başlandı.

13. yüzyılda başlayarak Türkçe'nin taranması ve Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelerin derlenmesiyle oluşturulan -birçok cilt halinde yayımlanan- “Tarama ve Derleme Sözlüğü” çalışmalarına başlandı. Evet…

Çağdaş Türkçenin dilbilgisi, sözlüğü, yazımı ve terimleriyle ilgili çalışmaların öncüsü Atatürk idi. Her 26 Eylül'de Türkçe'ye katkıda bulunanlara ödül verilirdi…

50 yıl sonra…

12 Eylül faşist darbesi tarafından dil kurumu kapatıldı.

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

Sadece 12 Eylül darbesi değil…

Sadece AKP değil…

Demokrat Parti 1951'deki bütçe görüşmeleri sırasında dil kurumunun ödeneğinin kesilmesine karar verildi. Şaşırmayınız… ABD emperyalizminin Türkiye'yi “işgale” başladığı dönemdi.

Şunu da eklemem lazım:

Kültür emperyalizminden sol da etkilendi.

Özellikle 1960'larda dil/Türkçe üzerinde özenle duran sol kuşağın kimi ardılları bambaşka yerlere savruldu.

Türk adına düşman oldular.

Türkçe adını duymak istemediler.

Bunları telaffuz edenlere ulusal faşist dediler!

Bu zavallı köksüzler emperyalizmin gölgesine kadar savruldu.

Ama…

Devrimciliği bulandırmayanlar oldu/olacak.

İşte… Yazar Kaan Arslanoğlu…

Atatürk'ün ortaya çıkardığı “Güneş Dil Teorisi”ne hep merak duydum. Hatta, Hürriyet gazetesinde pazar yazısı kaleme aldım. (26 Aralık 2010)

Bu sebeple Kaan Arslanoğlu'nun dil araştırmaları ilgimi çekti. Önceleri “Güneş Dil Teorisi”ni destekleyen makalelerini mahcubiyetle “Tülay Yılmaz” imzasıyla yazıyordu!

Ve sonunda Kaan Arslanoğlu, (İlknur Arslanoğlu ve Arif Yavuz Aksoy ile) “Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş- Dil Sözlüğü” kitabını çıkardı.

Arslanoğlu şöyle diyor:

“Bir bilim insanı, bir aydın her şeyden önce dürüst olmak zorundadır… Ne araştırıp ne bulmuş isek kitap bu. Gördük ki Türkçe tarihin en eski kök dillerinden biri. Binlerce yıl önceden başka dillere binlerce yapı, binlerce kök sözcük vermiş. Bu anlamda Güneş Dil kuramı özü bakımından doğru bir kuram.”

İSTEDİKLERİ, ARAPÇA

Yazar Arslanoğlu çalışmaya nasıl başladı:

“İngilizce sözcüklerden birçoğunun bugünkü Türkçe sözcüklerle tuhaf biçimde benzeştiğini on yıllardır görür, eş dostla eğlenceli muhabbetler yapardık. Güneş Dil Teorisi'de o vesileyle dalga geçtiğimiz bir antikaydı. Ne zamanki İlknur Arslanoğlu Tıp Dilinde Türkçe Sorunu adlı ayrıntılı kaynak çalışmasına başladı ve… ‘able'in ‘yapabilme'yle ‘reader'in ‘yapar, eder'deki ‘r' ile, ‘readed'in ‘yapıldı'daki ‘ed' ekiyle, yani düpedüz Türkçe çakışmayla karşılaştık…”

Zaman Atatürk'ü haklı çıkarıyordu: “Türkçe dünyadaki en eski dilerden biridir, hatta en eski dildir ve dünya'daki diğer dilerin pek çoğu Türkçe'den doğmuştur.”

Bu tez, Batı'nın bizlere ezberlettiğine haklı olarak karşı çıkıyor.

Kuşkusuz Arslanoğlu vd. dil uzmanı değil. Ancak…

Halil İnalcık, Vecihe Hatipoğlu gibi bilim insanları da bu görüşte. Örneğin… Washington Üniversitesi dil alanlarında çalışan, “Türk Dilinin Yaşı Meselesi” üzerine ömrünü adamış Prof. Osman Nedim Tuna şöyle diyor:

“Altay Dilleri Teorisi adlı çalışmamda, Türk dilinin arkelogy ve glottochronology araştırmalarından hareketle ileri sürdüğüm yaşı en pinti hesaplara göre 8 bin 500'dür. Ana Türkçeden ana Doğu ve Batı Türkçesine kadar geçen zamanı da hesaba katarsak bu devreden zamanımıza kadar geçen 5 bin 500 yılın ikiye katlanması mümkündür.”

Bakınız…

Türk dil ailesi 41 dil ve lehçeden oluşur. Bunlardan bugünkü Türkiye Türkçesi ve Osmanlı Türkçesini çıkarırsak geriye kalan 39 dil ve lehçe Türkçe'nin en saf versiyonlarıdır.

Bunlar unutturulmak isteniyor.
Bunlardan bu günkü Türkiye Türkçesini ve Osmanlı Türkçesini çıkarırsak geriye kalan 39 dil ve lehçe Türkçe'nin en saf versiyonlarıdır.
İşte Türkçe yi bu yüzden unutturmak istiyorlar
Tek istedikleri Arapça nın ana dil olması
Alıntı
Soner Yalçın..







arapca



İlgili resim


İslam uleması arasında cennet dilinin Arapça olduğu, peygamber Muhammed’in konuştuğu dil Arapça olunca, cennet dilinin de Arapça olacağı, bu anlamda Hz. Adem’in de yeryüzüne indirilmeden önce cennette bulunduğu zamanlar Arapça olarak konuştuğu, dolayısıyla Hz.Adem ile Hz. Havva’nın Dünyada da Arapça konuştukları, bunun yanı sıra Adem’e Arapça yazı yazmanın öğretildiği, hatta Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. İsmail, Hz. Salih, Hz. Şuayb gibi peygamberlerin de Arapça dilinde konuştuklarına dair yüzyıllardır süregelen anlayış İmam Münâvî’nin “Feyzu’l-Kadîr” isimli hadis kitaplarına veya Mevâhib-i Ledünniye’de İmam Kastalânî’nin hadis sözlerine dayandırılır. Buna göre Arapça Adem ve Havva’dan beri insanlığın başlangıç dili olup diğer diller sonradan meydana gelmiştir.

[B]ARAP ALFABESİNİN KÖKENLERİ[/B]

Arap alfabesi tarihsel oluşum süreci boyunca çok sayıda değişimler geçirmiştir. Arap alfabesinin aslen Aramice alfabesinin bir varyantı olan ve Fenike alfabesinden evrilen Nebati alfabesinden evrildiği düşünülmektedir. Diğer taraftan Fenike alfabesinden İbranice ve Yunan alfabesi, bunlardan da daha sonra Kiril ve Latin alfabesi ortaya çıkmıştır.

Aşağıda sunulan tablo Aramice orijinalinden başlayarak Nebati ve Süryanice biçimlerine doğru harflerin değişimin göstermektedir.

[IMG]https://dijitalkoleksiyon.files.wordpress.com/2013/10/arapca.jpg[/IMG]

Tarihsel süreçler de göz önüne alındığında Arap alfabesinin Nebati alfabesinden gelişmiş olduğu görülüyor.

[LIST]
[*]M.Ö. 5. ve 6. yy’da kuzeyde yaşayan Sami kabileler göç ederek bugünkü Ürdün’de Petra şehrinde bir Krallık kurdular. Bir oymak olan Nabu kabilesinin isminden dolayı Nebatiler olarak adlandırılan bu kabileler olasılıkla Arapça’nın bir formunu konuşuyorlardı.
[/LIST]

[LIST]
[*]Bilinen ilk Nebati yazılı metinleri, M.S. 2 yy’da Aramice konuşma dilinde ama bazı Arapça özelliklere sahip olarak ortaya çıktı (Aramice bu dönemde yaygın olarak konuşulan bir ticaret dilidir). Nebatiler konuştukları dilde yazmıyorlardı. Bunun yerine Aramice’nin bir şekli olan ve sürekli geliştirilen bir alfabe ile yazıyorlardı. Bundan da iki farklı form oluştu: bunlardan birisi öncelikle anıtsal yazıtlar için kullanmak üzere geliştirildi. Bu ilk forma anıtsal Nebatice de denilir. Diğer form ise daha ziyade papirüs üzerinde daha hızlı ve daha kolay yazabilmek için papirüse uyarlanan bir el yazısı şekliydi. Bu papirüs el yazısı formu anıtsal yazı formunu giderek daha çok etkilemiş ve yavaş yavaş Arap alfabesine dönüşmüştür.
[/LIST]

[B]İSLAM ÖNCESİ YAZITLAR[/B]

Bilinen ilk Arapça yazıtlar M.S. 512’ye aittir. Bulunan en eski parça Yunanca, Süryanice ve Arapça olmak üzere 3 ayrı dilde birden yazılmış olup [URL=”http://www.geographic.org/geographic_names/name.php?uni=-5083312&fid=5991&c=syria”%5DBi’r az Zabad[/URL]’da Suriye’de bulunmuştur.

Arap alfabesinin bu versiyonu 28 farklı ses birimini (phoneme) yazabilmek için sadece 15 farklı yazı birimine (gramafeme) sahip olan 22 harfli bir alfabeydi (bakınız yukarıdaki tablo). Her ne kadar İslam öncesi Arapça yazıtlardan yeterli sayıda buluntular günümüze kadar kalabilmişse de bu yazıtlardan ancak çok azı gerçekte Arap alfabesinde yazılmıştır. Bunlardan bazıları Arapça veya diğer akraba dillere ait alfabelerle yazılmıştır.

[LIST]
[*]Kuzeyde Thamudi, Lihyani ve Safai yazıtlarında
[/LIST]
[LIST]
[*]Aramice ve Arapça dilinde ama Nebatice alfabesiyle yazılmış yazıtlarda
[/LIST]
[LIST]
[*]Süryanice gibi başka bir dildeki alfabeyle
[/LIST]
[LIST]
[*]İslam öncesi Arapça dilinde ve Arapça alfabeyle yazılmış yazıtlarda, ki bunlardan sadece çok az vardır ve 5 tanesi kesindir. Bu yazıtlar genelikle birden fazla harfler tek bir yazı birimine (gramaphem) denk geldiği ve ses birimlerini (phoneme) ayırt eden noktalamalar kullanılmadığı için tercüme edilmelerini zor olan metinlerdir.
[/LIST]

Aşağıdaki tablo Arap alfabesinin başlangıcını açıklayan Arapça ve Nebatice yazıtların bir listesini göstermektedir



arapça tarihi devirleri ile ilgili görsel sonucu


arapça tarihi devirleri ile ilgili görsel sonucu


türkçenin tarihi devirleri ile ilgili görsel sonucu


TÜRK DİLİNİN TARİHİ DÖNEMLERİ


 Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar. Bu farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:


1. Altay Dil Birliği Dönemi: Türk-Moğol dil birliği de denilen bu çağ tamamen farazi (varsayım) ve karanlıktır. Bu çağ ancak Altay dillerinin akrabalığıyla ilgili teoriyi kabul edenlerce düşünülebilir. Bu çağ, Türkçenin, Moğolcanın, Mançu-Tunguzcanın ve diğer Altay dillerinin henüz teşekkül etmeden önce ortak dil olarak (ANA ALTAYCA) yaşadıkları varsayılan bir dönemdir. Bu dönem tarihin karanlık dönemlerini içine almaktadır. Türkçenin Altay dillerinden (Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık bir dönem olarak değerlendirilir.


2. En Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin bağımsız bir dil olarak ana Altaycadan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir. Bu devreye Türk-Çuvaş dil birliği dönemi veya Proto Türkçe (Ön Türkçe) dönemi de denilmektedir. Bu dönemle ilgili kesin bir tarih söylemek mümkün değildir. Bazı değerlendirmeler bu dönemi MÖ 8000’li yıllara götürmektedir.

        

3. İlk Türkçe Dönemi: Metinlerle olmasa bile Türklüklerinde ittifak edilen kavimlerin veya Türk boylarının dillerini içine alan dönemdir. “hükümdar ve yer adları, yabancı kaynaklarda geçen kelime ve özel adlarla belirlenen Hun Avar, Hazar, Bulgar vb. Türk kavimlerinin dillerini yani bu Türk lehçelerini buraya sokabiliriz. Türkologlar bu dönemde Türk dilini Batı Türkçesi ve Doğu Türkçesi diye iki bölüme ayırmakta; atı Türkçesi ile bugünkü “Çuvaşça”nın temli olan Bulgar Türkçesini, Doğu Türkçesiyle de Çuvaşça dışındaki diğer tüm Türk dillerinin temelini almaktadırlar. Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin Türkçeden henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.

         Türkçenin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait metinler, yazılı kaynaklar olduğu için dilimizin tarihî gelişimi sağlıklı bir şekilde izlenebilmektedir. Türkçenin metinlerle takip edilebilen bu dönemleri sırasıyla şöyledir:


4. Eski Türkçe Devri (7-11. yy): Türk yazı dilinin tarihi metinlerle takip edilebilen ilk dönemidir. Bu dönem Köktürk ve Uygur devresi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bazı bilim adamları Köktürkçe ve Uygurcanın İslami tesir altında gelişen devamı olan “Karahanlı Türkçesi”ni de bu devirde göstermektedir.


5. Orta Türkçe Devri (11-16 yy):Türk milletinin devlet dini olarak İslamiyeti kabulüyle başlattığımız bir devredir. Bu devrede İslam kültür ve medeniyetiyle ilgili ilk eserler verilmeye başlanmıştır. Bu dönemin başında dil, Eski Türkçenin özelliklerini büyük ölçüde korumaktadır. Bu devir; “…Eskiden nispeten toplu bir halde bulunan ve bir yazı dil geleneğini sürdüren Türk boylarının birbirinden ayrılarak uzak bölgelerde kendi şivelerini yazı dili olarak oluşturmaya başladıkları bir çağdır. Ana yurtta kalan “halis Türkçe” ile Oğuz ve Kıpçak lehçeleri yazı dili olarak bu devirde ayrılmış ve kendi eserlerini vermeğe başlamıştır.

 A. Müşterek Orta Asya Türkçesi
      a) Karahanlı Türkçesi
      b) Harezm Türkçesi

B. Kuzey-Doğu Türkçesi
     a) Kuzey Türkçesi
     b) Doğu Türkçesi

C. Batı Türkçesi
     a. Eski Türkiye Türkçesi (Eski Anadolu Türkçesi)
     



6. Yeni Türkçe Devri (16-20.yy:)Osmanlı, Azeri, Türkmen, Çağatay, Özbek edebiyatlarının dili bu döneme girer. Orta Türkçe çağında karşımıza çıkan Türk şivelerinin edebiyatlarının bu devirde gelişerek devam ettiğini görmekteyiz.  Bir başka deyişle Orta Türkçe dönemini Türk şivelerinin teşekkül ettiği dönem, Yeni Türkçe dönemini de bu şivelerle meydana getirilen edebiyatların geliştiği dönem olarak nitelendirebiliriz.


YENİ TÜRKÇE DÖNEMİ
Osmanlı Türkçesi


7. Modern Türkçe Devri (20. yy ve sonrası):İçinde yaşadığımız devrin Türk lehçe, şive ve ağızlarını içine alan dönemdir.


MODERN TÜRKÇE DÖNEMİ
Türkiye Türkçesi

1. ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ (7–11. yüzyıllar arası)

            Türkçenin yazılı belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 11. yüzyıla kadar olan zamanı içine alır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Dilin gramer özelliklerini, tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu dönemde bütün Türkler, Türkçenin bu ilk yazı dilini kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk, Uygur metinleri olarak iki grupta toplanır:


a) Köktürk metinleri

            Köktürklerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü taşlar) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250’den fazladır. Bengü taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday, İhe-Nûr, Köl İç Çor (İheHuşotu), İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).

Bunlardan “Çoyrın bengü taşının 687-692 yılları arasında dikildiği tahmin edilmektedir. Bu tahmin doğruysa altı satırlık bu taş, Türkçe yazılmış olan ve Köktürk harflerinin kullanılmış bulunduğu ilk metin olmaktadır.”[1] Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar dikkatlerin yeni bir malzeme üzerinde toplanmasına sebep olmuştur: Kazakistan’da Esik kurganından çıkan bakır tas üzerindeki Köktürk işaretli kısa yazının okunuşu doğrulanırsa Türk yazı dilinin belgeleri Çoyrın bengü taşından 1200 yıl kadar daha önceye gidecek demektir.


İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir. Ancak bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının 1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması, Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır.

ORHUN ABİDELERİ                                                                              Prof. Dr. Muharrem Ergin                                                                       
Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.
İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih.
Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması.
Devletle milletin karşılıklı vazifeleri.
Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.
Türk askeri dehasının, Türk askerlik san’atının esasları.
Türk gururun ilahi yüksekliği
Türk feragat ve faziletinin büyük örneği.
Türk içtimai hayatının ulvi tablosu.
Türk edebiyatının ilk şaheseri.
Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Hükümdarane eda ve ihtişamla hitap tarzı.
Yalın ve keskin üslubun şaşırtıcı numunesi.
Türk milliyetçiliğinin temel kitabı.
Bir kavmi bir millet yapabilecek eser.
Asırlar içinden milli istikameti aydınlatan ışık.
Türk dilinin mübarek kaynağı.
Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği.
Türk yazı dilinin başlangıcını miladın ilk asırlarına çıkartan delil.
 Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika.
Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.
İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en mânalı mezar taşları.
Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı vs.
 Orhun Abidelerini vasıflandırmak isteyince, insanın zihninde işte bu gibi ifadeler sıralanmaktadır.
Orhun Abidelerinin bulunuşu insanlığın en büyük keşiflerinden biridir. Orhun (Göktürk) harfleri ile yazılı kitabelerden daha 12. asırda tarihçi Cüveynî Tarih-i Cihanküşa’sında bahsetmişti, ayrıca Çin kaynakları da çok eskiden bu abidelerin dikildiğini bildirmekteydi. Fakat 18 ve 19. asırlara kadar Orhun harfli yazılar ve abideler ilim âleminin meçhulü olarak kalmıştı. Önce Kırgızlara ait mezar taşlarından ibaret bulunan ve tek tük kelimelerle isimleri ihtiva eden Yenisey kitabeleri bulunmuştur. İlk defa nebatatçı Daniel Gottlieb Messerschmidt, kılavuzluğunu yapan Philipp Johan von Tabbert (Strahlenberg) ile birlikte 1721 yılında Yenisey vadisinde bu yazı ile yazılı bir taşı tespit etmiştir. Fakat Orhun harfli kitabelerin yolunu açan ve bu hususta ilim âleminin dikkatini çeken Philipp Johan von Tabbert (Strahlenberg) olmuştur. 1709’da Poltava muharebesinde esir düşen İsveçli subayı Ruslar Sibirya’ya sürmüşlerdir. Sürgünde 13 sene kalan ve Daniel Gottlieb Messerschmidt’e kılavuzluk ederek serbestçe gezip dolaştığı yerlerde incelemelerde bulunan Strahlenberg 1722’de vatanına döndükten sonra 1930’da araştırmalarının neticesini yayınlamış ve bu arada eserinde meçhul Yenisey kitabelerinden bahsederek bazılarını yayınlamıştır. Bu yayın derhal ilim âleminin dikkatini çekmiş ve Orhun Abidelerinden bir iki asır öncesine ait bulunan Yenisey kitabeleri arka arkaya bulunmaya başlamıştır. Nihayet 1889’da Rus bilgini Yadrintsev, sonradan Kül Tigin ve Bilge Kağan abideleri olduğu anlaşılan Orhun Kitabelerini bulmuş, bunun üzerine 1890’da Heikel’in başkanlığında, bir Fin, 1891’de de Radloff’un başkanlığında bir Rus ilmi sefer heyeti mahalline gönderilmiştir. Her iki sefer heyeti de abideleri yakından tetkik etmiş ve fotoğraflarını alarak dönmüştür. Fin heyeti getirdiği mükemmel fotoğrafları Avrupa ilim merkezlerine dağıtmış, öte yandan hem Fin heyeti hem de Radloff getirdikleri malzemenin fotoğraflarını büyük atlaslar halinde neşretmişlerdir. Bu atlas yayınları ile abidelerin okunması çalışmaları hızlanmış ve daha başka yazıları da çözmüş bulunan Danimarkalı büyük alim Vilhelm Thomsen, kısa bir zaman sonra, 1893’te Orhun yazısını çözmeye muvaffak olmuştur. Önce abidelerde çok geçen tengri, Türk, Kül Tigin kelimelerini çözen Thomsen, sonra bütün abideleri okumuş ve böylece Türk milletinin ebedi minnettarlığına mazhar olmuştur.
Artık bu çözümden sonra bir yandan Thomsen, bir yandan Radloff abidelerin metni ve tercümeleri üzerinde adeta yarışa girmişler, bunu diğer alimler takip etmiş ve zamanımıza kadar bu büyük Türk abideleri elden düşmemiştir.
Amerika’dan Japonya’ya kadar Avrupa’da ve medeni alemde hemen hemen her dilde bu abideler üzerinde araştırmalar yapılmış, 6 tanesi büyük olan Orhun harfli yeni kitabeler ve metinler bulunmuş, neşirler birbirini kovalamıştır. Son olarak genç Türk alimi Talat Tekin Amerika’da Orhun Türkçesinin mükemmel bir gramerini ve kitabelerin yeni bir neşrini yapmıştır.
Bugün, Orhun kitabeleri üzerinde yapılan araştırmaların adları bile bir kitap teşkil eder.
Türk çocukları 1276 yıl evvelki Türkçeyi bu metinlerden takip edebileceklerdir. 
Uygurlar

Doğu Türkistan Orta Asya'nın orta bölümünde yer alan Türkistan'ın doğu kesimidir.

Doğu'da Çin ve Moğolistan, kuzeyde Batı Türkistan, batıda Batı Türkistan ile Afganistan, güneyde Keşmir ve Tibet ile çevrilmektedir. Doğu Türkistan'ın büyük bölümü Karakoram, Tanrı Dağları, Tarbagatay ve Altay sıradağları ve Taklamakan Çölü ile kaplıdır. Bu bölgede büyük ölçüde 8 milyon Uygurlar, bir Müslüman Türkçe konuşan insanlar yaşar.[1]

Ortaçağ'da Orta Asya'da ileri bir uygarlık kuran Uygurlar, önceleri Kuzey Moğolistan'da yaşıyorlardı. Hun İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Göktürklerin buyruğu altına girdiler. Sonra onlara karşı ayaklanarak bağımsız bir devlet kurdular (740). Diğer Türk boylarım da buyrukları altına alarak güçlendiler. Yüz yıl kadar Moğolistan'a egemen olan Uygurlar, Çinlilerle de ilişki kurdular.


IX. yüzyılın ortalarında Kırgızlarla Tibetlilerin saldırısına uğrayarak yıkılan Uygur Devleti ortadan kalkınca Uygurlar batıya göçtüler (840) ve dağınık küçük devletler kurdular. Sonunda bütün Uygurlar Cengiz Han zamanında Moğol egemenliğine bağlandılar. Böylece son Uygur Devleti de XIII. yy.ın başında ortadan kalktı (1212).


O zamandan beri bir daha bağımsız olamayan Uygurlar, bugün Çin'in kuzeybatısında Sinkiang eyaletinde Çin egemenliği altında yaşamaktadır.


Uygur Uygarlığı


Uygurlar sanat, yapı ve yönetim işlerinde ileriydiler. Bu alanlarda öteki Türk boylarına öncü olmuşlardı. Doğu Türkistan'da yapılan kazılarda bulunan eserler, Uygur sanat ve edebiyatının yüksek bir düzeye ulaştığını gösteren tanıtlardır. Uygurlar 14 harfli bir alfabe kullanırlardı. Bugünkü Moğol ve Mançu alfabeleri Uygur alfabesinden alınmadır. Gene bu kazılarda bulunan tahta harfler Uygurların VIII. yüzyılda kitap bastıklarını göstermektedir.


Uygurlar Buda dinine bağlıydılar. Mani dininden olanları da vardı. Uygurca yazıların çoğu bu dinlerle ilgilidir. Ama Müslümanlık Uygurlar arasında yayıldıktan sonra içlerinde bu dine bağlı bilim adamları da yetişti. Uygur fikir adamları Arapça ve Hintçe'den çeviriler yaptılar. Uygurlardan kalan en önemli eser Yusuf Has Hacip'in Kutadgu Bilig'idir.








b) Uygur metinleri

Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizm’i benimseyen Uygurlar, Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmışlardır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:


Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek’te Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.


Altun Yaruk (Altın Işık): Sıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur.  Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Beğ hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Beğ’i yutar.) ve Çaştani Beğ hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Beğ’in mücadelesi)dir.


Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.


Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.


Bilim dili olarak ise Türkçe 9. yüzyılda Uygur döneminden itibaren gelişmeye başlamıştır. Uygar bir Türk toplumu olan Uygurlar pek çok bilim dalında eserler ortaya koymuşlar, kendi dillerine eserler çevirmişlerdir. Tıptan hukuka, sağlık bilimlerinden iktisada kadar pek çok konuda eser ortaya koymuşlar ve bu eserlerde Uygur Türkçesiyle türettikleri terimleri kullanmışlardır. Türkçenin bilim dili olarak tarihin derinliklerine uzandığını görmekteyiz.

3 Eylül 2017 Pazar


DÜNYANIN DÜZ OLUŞU VE OLMADIĞI İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER YÜZ YILLARDIR SÜREGELMİŞTİR.
BİRİ KARANLIK BEYİNLERİN
DİĞER İSE AYDINLIK VE BİLİMİN IŞIĞINDA BEYİNLERİN
HİRİSTİYAN TOPLUMUNDAN.
PSAGOR MÖ;500 YILINDA DÜNYA NIN YUVARLAK OLDUĞUNU SÖYLEMİŞ




GALİLEO MS 1617 YILINDA DÜNYANIN YUVARLAK OLDUĞUNU İSPATLAMIŞ






MÜSLÜMAN TOPLUMUNDAN İMAM GAZALİ VE FAHREDDİN RAZİ DÜNYANIN YUVARLAK OLDUĞU İLE İLGİLİ YAZILAR YAZMIŞ
Mısır’da ERATOSTHENES İskenderiye ile Siyene şehirlerine birer çubuk dikti ve Siyene’deki (bugünkü Aswan barajı) asistanından yardım alarak öğle vaktinde çubukların gölge uzunluğunu ölçtü. Gölge boyu arasındaki fark, Nil ırmağı üzerindeki iki şehrin enlem farkını verdi ve böylece Eratosthenes yerkabuğunun eğriliğini ölçerek Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtladı.



Eratosthenes geometriden yararlanarak Dünya’nın çevresini 46 bin 100 km olarak hesapladı. Bugün Dünya’nın çevresinin ekvatorda yaklaşık 40 bin km olduğunu biliyoruz; yani İlk Çağ’da yaşamış olan Yunan matematikçi, Yeryüzünün çevresini sadece yüzde 15’lik hata payıyla ölçmüştü.

İmam Gazali: �Felsefenin kabul ettiği prensiplerin bir kısmı İslâm dininin temel esasları ile çelişmez
Ay�ın tutulması olayı, arzın güneşle ay arasına girmesiyle ay ışığının görünmemesinden ibarettir. Çünkü ay, ışığını güneşten alır. Arz ise yuvarlaktır ve gök her taraftan onu çevrelemiştir. Matematik hesaplarla ispatlanmış bu çeşit gerçekleri din namına inkâr etmek dine karşı bir cinâyettir.










Fahreddin Râzî: �Bazı kimselere göre, yerküresinin yayılmış olarak sergilenmesi, onun küre şeklinde olmamasını gerektirir. Bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü yuvarlak bir cisim büyük olduğu takdirde, bir sergi gibi üzerinde yaşanmaya müsait olur. Nitekim yerin (yuvarlağımsı) direkleri hükmünde olan dağların üzerinde de mükemmel bir şekilde durulabilmekte ve yaşanabilmektedir. Dünyanın konumu bundan daha uygundur.� (Râzî, Mefatihu�l-gayb, 2/104) *

AKP gençlik kolları başkanı düşünceleri ortaçağ hiristiyan toplumun yaşadığı karanlık çağ düşünceleri ile aynı ise vah Türkiye'nin geleceğini emanet edeceğiz dedikleri yeni nesil yetiştirilmeye çalışan İmam hatipli gençlerine bu şekilde bu düşüncelerle yetişen bir gençliğin Atatürk'ün gençliğe hitabesinde deki gençliğe seslenişi tabana tabana zıt bir görüş ve uygulama yol yakınken herkes aklını başına almasını temenni ederim.
NECDET KONYA



















Dünyanın Düz Olduğuna İnananlar Derneği

Dünyanın Düz Olduğuna İnananlar Derneği / Cengiz ÖZAKINCI

Bilimsel Gerçeğe Karşı Kör İnanç

Dünyanın Düz Olduğuna İnananlar Derneği

(International Flat Earth Research Society)

2014-03-Cengiz-Ozakinci-01
Batı merkezli bilim tarihçileri evren, dünya, güneş sistemi ve gezegenler konusunda ilk doğru bilgilerin Kopernik, Kepler, Galieo vb. Batılı bilginlerce ortaya atıldığını yazarlar. Oysa gerçek bunun tümden tersidir.
İslam Bilginleri, Kopernik ve Galileo’dan yüzlerce yıl önce yeryüzünün küre biçiminde olup hem kendi çevresinde hem de güneş çevresinde döndüğünü kanıtlamış ve bunu yapıtlarında yazmışlardı. Bunun sonucu olarak astrolablar da tepsi biçiminde olmaktan çıkmış, küre biçiminde yapılmaya başlamış ve küre biçiminde ilk astrolablar İslam Bilginlerince üretilmişti.
2014-03-Cengiz-Ozakinci-02
Gazzali yaklaşık 1090 yıllarında yazdığı Tehafutu’l-Felâsife adlı kitabında “kafir” olarak damgaladığı kimi İslam bilginlerinin görüşlerini şöyle özetlemiştir:
“Örneğin onlar (Farabi, İbni Rüşt, vs.) ay tutulmasını açıklarken: ‘Ayın ışığını güneşten aldığını, dünyanın küre biçiminde olduğunu, uzayın dünya küresini çepeçevre kuşattığını, ay tutulmasının ay ile güneş arasına dünyanın girmesi sonucu, ay dünyanın gölgesi altında kalmakla güneş ışığının aya ulaşamamasından kaynaklandığını’ söylerler. Onlar (Farabi, İbni Rüşt, vs.) güneş tutulmasını açıklarken; ‘Bu olay, ayın güneş ile güneşe hakanın arasına girmesinden kaynaklanır, ay ile güneşin bir çizgiye gelmesiyle gerçekleşir’ derler.” [1]
O yıllarda Batılı bilginler, İslam bilginlerinin yapıtlarını çeviri yoluyla öğrenip, benimsedikleri bu bilgileri topluma öğretmeye davrandıklarında; Kilise karşılarına dikiliyor ve onları dinden çıkmakla suçluyordu. Yeryüzünün top gibi yuvarlak olduğu ve bu nedenle, dünyanın öbür tarafında da varlıkların bulunduğu bilgisine şiddetle saldıran Hristiyan Tanrıbilimciler şu soruyu soruyorlardı:
“Ürünlerin ve ağaçların aşağı doğru büyüyeceğine… yağmurların ve karın yukarı doğru yağacağına inanacak kadar kafasız bir insan olabilir mi?”
Aziz Augustine’in büyük etkisi, Kilise’nin, tepsi gibi düz olarak düşündüğü yeryüzünün altında da varlıkların olabileceği düşüncesine inatla karşı çıkmasında etkili oldu; bin yıl boyunca tepsi gibi düz olduğuna inandıkları yeryüzünün alt yüzeyinde insan bulunmadığına inanıldı.
  1. yy’da Gaza’dan Procopius, Hristiyanların bu inancını pekiştirecek “güçlü” bir savla ortaya çıktı:
“Yeryüzü tepsisinin alt yüzünde bir şey olamaz, çünkü öyle olsaydı İsa oraya da gitmek ve bir kez de oradakiler için acı çekmek zorunda kalırdı. Ayrıca, Cennet’in, Adem’in, (yılan kılığındaki İblis’in ve Nuh Tufanı’nın birer eşinin orada da olması gerekirdi. Bunlar birer tane olduğuna göre, yeryüzü tepsisinin alt yüzünde yaşayan varlıklar da olamaz; bu kesinlikle yanlıştır…”
Kilise ve Hristiyanlar, bu gibi savlarla, yeryüzünün tepsi gibi düz olduğuna ve alt yüzünde hiç bir varlığın yaşamadığına uzun süre inandı…
2014-03-Cengiz-Ozakinci-03
Gerçekte Hristiyan Kilisesi’nin tepsi gibi düz dünya anlayışı tümüyle onların “Eski Ahid”te okudukları yaradılış anlatısından kaynaklanıyordu. Buna göre dünya düzdü, çevresi sularla kaplıydı, dünya kıpırdamadan duruyor, güneş doğudan batıya doğru gidip geliyordu. İ.S. 85 yıllarında Mısır’da İskenderiye’de doğan ve İ.S. 165’te yine aynı yerde ölen Claudius Ptolemaeus’un “düz dünya” anlayışı “Eski Ahid”teki anlayışa uygundu ve Hristiyanlar bu dünya anlayışını benimsemekte hiç ikirciklenmediler.
2014-03-Cengiz-Ozakinci-04
İlk Hristiyanların dünya ve evrene ilişkin tasarımları Hıristiyanlığın Roma’da devlet dini olarak benimsenmesinden sonra daha da önem taşıdı. Çünkü artık bu anlayışın dışına çıkılması devlet eliyle yasaklanacak, buna aykırı dünya ve evren tasarımı yapanlar devletçe sorgulanarak susturulacaklardı. İlk Hristiyanlardan Lactantius’un İ.S. 303 – 311 yılları arasında, eşdeyişle Hıristiyanlığın Roma’da devlet dini olarak benimsendiği yıllarda yazdığı Divinarum Institucionum adlı yapıt, Hıristiyanlığın dünya ve evrene ilişkin tasarılarını devlet dinine dönüştürmesi bakımından önemliydi. Lactantius, bu kitapta, Ptolemaeus’un düz dünya anlayışını Hıristiyanlık adına onaylıyor, dahası bunu bir de haritayla perçinliyordu.
2014-03-Cengiz-Ozakinci-05
Ardından Hıristiyan Azizi Augustine de “düz dünya” anlayışını Hristiyanlığın ana inançlarından biri konumuna yükselten bir kitap yazacaktı.
Augustine’den 200 yıl sonra İ.S. 500-565 yılları arasında yaşayan Hristiyan Bizans’lı din bilginlerinden Procopius, düz dünya anlayışını sürdürdüğü gibi, İ.S. 550 yıllarında, sonradan papaz olacak olan Cosmas Indicopleustes adlı Yunanlı bir denizci de yazdığı “Hristiyan inancında Yeryüzü” (Xristianikh Topografia) adlı kitapta Hristiyanların “düz dünya” sını çizimlerle anlatıyordu: Cosmas’ın ardından Sevilla Papazı İsidore (570-636) Hristiyan Kilisesi’nin Düz Dünya Anlayışı’nı açıklayan bir kitap yayımlamıştı.
2014-03-Cengiz-Ozakinci-06
11. yüzyıl’da İslam bilginleri yeryüzünün küre biçiminde olduğunu çoktan bulgulamışken, Kilise’nin “düz dünya” anlayışında en küçük bir değişiklik dahi olmamıştı. Düz Dünya yalnızca Katolik Kilisesi’nin değil ister Ortodoks ister Protestan olsun Hristiyanlığın bütün mezheplerinin 19. yüzyıla dek değişmez inancı olmuştu. 1822’de Engizisyon “Modern gökbilimcilerin genel kanısı doğrultusunda güneşin sabit dünyanın ise güneşin çevresinde dönüyor olduğunu yazmak ve yayımlamak Roma (Vatikan Kilisesi) tarafından serbest bırakılmıştır.” duyurusu yapacak, [2] ancak bu Kilise’nin düz dünya anlayışını değiştirdiği anlamına gelmeyecekti. Bu duyuruyla, dünya yuvarlak değildir, düzdür, ama artık dünya yuvarlaktır diyenleri öldürmeyeceğiz, demiş oluyordu Kilise… 1838’de Friedrich Bessel yıldız paralaksını kanıtladığında Kilise’nin direnci kırılmış; 1957’de Sovyet Rusya’nın fırlattığı bir uydu (Sputnik) dünya çevresinde dönmüş; dünyanın top gibi yuvarlak olduğu görülmüş; dünyanın uzaydan çekilmiş görüntüleri yayılmış; ve bütün bunlardan sonradır ki, Papa II. Jean Paul, 10 Kasım 1979’da Galileo olayının yeniden araştırılmasını istemiş; 1981’de Vatikan’da bir araştırma kurulu oluşturulmuş; bu kurul 1982’de Galilei’nin “haklı olabileceğini” dile getirmiş, fakat “haklıdır” dememiş; tam 11 yıl çalışan bu Kilise kurulu, sonunda, 1992’de, Galilei’nin suçsuz olduğunu, görüşlerinin doğru olduğunu açıklamıştır. Kilise, İslam bilginlerince bin yıl önce ortaya konulmuş olan, “dünyanın top gibi yuvarlak olduğu ve güneşin çevresinde döndüğü”nü gösterir onca bilimsel kanıta gözlerini kapatıp bin yıl boyunca dünya düzdür demiş ve Hristiyanları dünyanın düz olduğuna inandırmayı taa 1992’ye varıncaya dek sürdürmüştür.
Ancak, bugün bile dünyanın düz olduğunu savunan kiliseler vardır. 1850’de İngiltere’de Samuel Birley Rowbotham tarafından kurulan “Düz Dünya Hareketi” (Flat Earth Movement), William Carpenter ve Charles K. Johnson tarafından sürdürülerek California Lancaster’de “Uluslararası Düz Dünya Araştırmaları Derneği”ne dönüşmüş ve bunlar, 1979’da “Düz Dünya Haberleri” adıyla bir dergi bile yayımlayarak, gece-gündüz, yaz-kış döngülerini, dünyanın düz olduğu inancının birer kanıtı olarak gösterebilmişlerdir.
2014-03-Cengiz-Ozakinci-07
Amerika’da Illinois Zion’da John Alexander Dowie ve Wilbur Glenn Voliva tarafından kurulan Katolik Hıristiyan Apostolik Kilisesi de, dünyanın düz olduğu inancını Voliva’nın 1942’de ölümünden sonra bugün bile “kilisenin temeli” olarak öğretmeyi sürdürmektedir. [3]
Kanada St. Thomas Üniversitesi Felsefe Profesörü (!!!) Leo Charles Ferrari, Uluslararası Düz Dünya Derneğinin Kanada örgütünü kurmuş ve 2010 yılında ölene dek dünyanın top gibi yuvarlak değil, tepsi gibi düz olduğunu kanıtlamak üzere yayınlar yapmıştır.
Düz Dünya inancını savunan Hristiyanlara göre dünyanın top gibi yuvarlak olduğuna inananlar: (ı)- “kafir”dirler, (ıı) “cehennemlik”tirler, (ııı) İsa yeniden yeryüzüne dönüp dünyanın tepsi gibi düz olduğuna karşı çıkanları toptan yok edecektir.
Evet, buna inanıyorlar.
Bunları neden mi yazıyorum? Kör inancın ne denli inatçı ve insanlık için ne büyük bir tehlike olduğunu hiç unutmayalım diye…
Dipçe:
[1]  Bkz: İmam Gazali, “Filozofların Tutarsızlığı” (Tehafüt El-Felasife), çev: Bekir Sadak, Ahsen y. 1. basım- Mart 2002. Sf. 13
[2]  Ronald Bruce Meyer, “The War on Galileo”
[3]  Stanley Weinberg, “The Flat-Earth / Round Earth Controversy” 1986; William Carpenter, “One Hundred Proofs that the Earth Is Not A Globe”, Baltimore, 1885. Christian Catholic Apostolic Church, Zion, Illinois.
Cengiz ÖZAKINCI, “Bütün Dünya”, Mart 2014